1971’de Şeyh Nazım, Recep, Şaban ve Ramazan aylarını
geçirmek üzere Kıbrıs’ta bulunmaktaydı. Şaban ayında bir
gün Beyrut havalimanından bir telefon geldi. Şeyh Nazım
arıyor ve kendisini gidip almamızı istiyordu. Onu
beklemediğimiz için geldiğine çok şaşırmıştık. Hemen gidip
onu aldık. Bize ‘Peygamberimiz (s.a.v) tarafından bugün size
gelmem emredildi. Çünkü babanız yakında ölecek. Benim de onu
yıkamam, kefenlemem, gömmem ve sonra Kıbrıs’a geri dönmem
gerekiyor’ dedi. Biz, ‘Şeyh Efendi, babamız sağlıklı, hiçbir
sorunu yok’ dedik. ‘Bana böyle emredildi’ dedi. Şeyh Nazım
çok emindi ve biz de, Şeyh Efendi ne derse kabul edilmesi
gerektiğini bildiğimiz için, ona teslim olmuştuk.
Bize aileyi toplayıp babamı son kez görmelerini söyledi.
Biz de bütün aileyi çağırdık. Herkes şaşırmış, bazıları da
inanmamıştı. Kimileri gelmiş, kimileri de gelmemişti.
Babamın olan bitenden haberi yoktu ve akrabaların kendini
normal ziyarete geldiklerini düşünüyordu. Saat yediye çeyrek
var idi. Şeyh Nazım, ‘Yukarıya babanızın dairesine çıkıp
ruhunu teslim ederken ona Yasin-i Şerif okumam gerekiyor’
dedi. Yukarıya çıktı, kapıda babam tarafından karşılandı.
Babam, ‘Oo Şeyh Efendi, Kur’an okuduğunuzu duymayalı çok
oldu, bize okur musunuz?’ dedi. Sonra Şeyh Efendi Yasin-i
Şerifi okumaya başladı. Tam bitirirken, saat yediyi vurdu.
Tam o anda babam ‘Kalbim, kalbim!’ diye bağırdı. Hemen koşup
onu yatırdık ve doktor olan erkek ve kız kardeşlerim
kontrola geldiler. Kalbinin yavaşladığını tesbit ettiler.
Bir iki dakika sonra babam son nefesini verdi.
Herkes Şeyh Efendiye korku ve hayretle bakıyordu. Herkes
nasıl bildi diye merak ediyordu. Kıbrıs’tan sadece bu olay
için nasıl gelmişti? Saatini bu kadar kesin nasıl biliyordu?
Bir keresinde de, Şeyh Nazım hac mevsiminde iki aylığına
Lübnan’ı ziyaret ediyordu. Trablus valisi, Aşar ed-Daya,
resmi hac kafilesinin başıydı. Şeyh Nazım’ı kendisiyle
beraber hacca gitmeye davet etti.
Şeyh Nazım, ‘Seninle hacca gelemem ama inşallah seninle
orada karşılaşırız’ dedi. Vali ısrar etti: ‘Eğer gidiyorsan,
lütfen benimle git, başkasıyla gitme’. Şeyh Nazım, ‘Henüz
gidip gitmeyeceğimi bilmiyorum’ diye cevap verdi. Hac
mevsimi geçtikten ve vali de döndükten sonra hemen Şeyh
Efendinin kaldığı eve koştu. Yüz kişinin önünde ‘Şeyh
Efendi, niye benimle gelmeyip başkasıyla hacca gittin?’ diye
sordu. Biz, ‘Şeyh Efendi hacca gitmedi ki! Burada kaldığı
iki ay boyunca bizimle Lübnan’ı dolaştı’ dedik. ‘Hayır’
dedi, “Hacdaydı, şahitlerim var. Bir gün, Kabe’yi tavaf
ederken Şeyh Nazım bana gelip, ‘Oo Aşar, burada mısın?’
dedi. Ben ‘Evet Şeyhim’ dedim. Sonra benimle tavaf etti.
Geceyi Mekke’deki otelimizde beraber geçirdik. Arafat’ta
günü bizim çadırımızda geçirdi. Üç gün Mina’da bizimle
kaldı. Sonra bana ‘Medine’ye Peygamberimizi (s.a.v) ziyarete
gitmeliyim’ dedi”.
Vali bunları anlatırken, dikkatlice Şeyh Nazım’ı
izliyorduk, çünkü Lübnan’ı hiç terk etmediğini çok iyi
biliyorduk. Onun benzersiz, gizli gülümsemesini gördük.
Adeta şöyle demek istiyordu: “Bu, Allah’ın evliyalarına
bahşettiği kuvvettir. Onun yolunda olduklarında, onun ilahi
aşkına ve ilahi huzuruna ulaştıklarında, Allah onlara her
şeyi bahşeder”.