Abdullah Dağıstani (k.s.), Hicri 1309, Miladi 1891’de
Dağıstan’da gelenekten hekim olan bir aileye doğdu. Babası
bir hekim, ağabeyi de Rus ordusunda general rütbeli bir
cerrahtı. Manevi yolda bir Nakşbendiyye mürşidi olan dayısı
Şerafeddin Dağıstanî (k.s.) tarafından küçüklüğünden
itibaren özel bir özen gösterilerek eğitildi ve ruhi yönden
yetiştirildi.
Şerafeddin Dağıstanî (k.s.), kız kardeşinin Abdullah’a
hamileliği sırasında ona şöyle dedi: “Şimdi karnında
taşıdığın yavrunun kalp gözü açıktır. O, aynı anda hem
Allah’la hem de halkla olabilme yeteneğini mükemmel olarak
sergileyecektir. Doğum yaptığın zaman ona “Abdullah” adını
verin. Çünkü o, kulluk sırrını taşıyabilen biri olacak.
Tarikatı Arap ülkelerine yeniden yayacak, halefleri ise
yolun sırrını Batı ülkelerine ve Uzakdoğu‘ya yayacak. O’na
özel dikkat göstermelisiniz. Yedi yaşına geldiği zaman, ruhi
yönden yetiştirmem ve manevi korumam altında yaşaması için
O’nu bana vermelisiniz.”
Rebi-ul Evvel ayının 12. Perşembe gecesi, annesi Emine
oğlunu doğurdu. Adını dayısının işaret ettiği üzere Abdullah
koydular. Yedi yaşından itibaren dayısı Şerafeddin Dağıstanî
(k.s.)’nin yanında kalıyordu. Çocuk yaşlarında iken Kur’an-ı
Hakim’i ezberden okuyordu. Şeriat sınırlarını muhafaza
etmekte son derece titizdi. Daha gençliğinde Fatiha suresini
okuyarak hastaları tedavide ün kazanmıştı. Bir çok
hastalıklar sebebiyle, çok insanlar ona getirilirdi. Böyle
tedavi, sonsuz yeteneklerinden biriydi.
Doğduğu günlerde (19. yüzyıl sonları) Dağıstan, Rusya’nın
şiddetli baskıları ve Rus işgal ordularının korkunç
zulümleri altındaydı. Köyün manevi lideri olan dayısı ve
ünlü bir hekim olan babası, Dağıstan’dan, Türkiye’ye hicret
etmeyi düşünmeye başlamışlardı. Bu hicretin manevi açıdan o
zaman uygun olup olmadığı konusunda Abdullah’ın fikrini de
sormuşlardı. Abdullah Dağıstani (k.s.), bu vakayı daha sonra
şöyle dile getirmiştir: “O gece ben yatsı namazını kıldım,
sonra abdestimi tazeleyip iki rekat namaz daha kıldım.
Sonra, şeyhim olan dayım vasıtasıyla Peygamber
Aleyhisselâm’a rabıta ederek tefekküre daldım. Peygamber
(s.a.v)’in bana doğru geldiğini gördüm. Peygamber
Aleyhisselâm bana şöyle dedi: “Ey oğlum! Dayına ve köydeki
koruculara söyle: Vakit kaybetmeden hemen Türkiye’ye göç
etsinler.” Sonra ben, Peygamber (s.a.v)’ı, beni kucaklarken
ve O’nun kucağında kendimi kaybettiğimi idrâk ettim. Kendimi
Kudüs’te Beyt-ül Makdis’in kubbesinden yukarı yükselirken
gördüm. Bu yükselişte, Peygamber Aleyhisselâm, Miraç’a
çıktığı zaman gördüğü gerçekleri kalbime aktardı. Bütün bu
çeşitli bilgiler, ışıklı sözler olarak kalbime geldi ki,
bunlar yeşil renk olarak başlıyor ve mora dönüşüyordu;
kalbime dökülen anlamlar ölçülemez miktardaydı. (...)”
Sonra dayımın omuzlarımdan beni sarstığını hissettim. Şöyle
diyordu: “Ey oğlum, sabah namazını kılma vaktidir.” Dayımın
arkasında ben ve üçyüzden fazla köylü sabah namazını
cemaatle birlikte kıldık. Namazdan sonra dayım ayağa kalktı
ve şöyle dedi: “Yeğenime göç hususunda istihare yapmasını
söyledim” Herkes merakla neler görüp işittiğimi söylememi
bekliyordu. Dayım hemen şöyle devam etti: “Peygamber
(s.a.v), hepimizin Türkiye’ye gitmesine izin verdi.”
“Köyde bulunan herkes göç hazırlığına başladı. Dağıstan’dan
Türkiye’ye doğru yolculuğa başladık. Bu öyle bir yolculuktu
ki, hem en ufak bir kışkırtma olmadan adam öldüren Rus
askerleri, hem de yol eşkıyaları tarafından önümüze
çıkarılan bir çok tehlikelerle karşılaştık. Türkiye sınırına
yakın bir orman içinde seyahat ederken, ormanın sınırdaki
Rus askerleri tarafından kuşatıldığını biliyorduk. Fecr
vaktiydi, dayım şöyle dedi: “Sabah namazımızı kılacağız ve
namazdan sonra ormanı geçeceğiz.” Sabah namazını kıldık ve
tekrar hareket ettik. Sonra Şeyh Şerafeddin Dağıstani
(k.s.), hepimize : “Durun!” dedi. Bir bardak su istedi.
Birisi ona bir bardak su verdi. Yasin Suresi’nden 9. ayeti
okudu: “Biz de onların önünde ve arkalarında birer engel
oluşturduk ve görünmeyecek şekilde üzerlerini örttük.” Sonra
dayım 12. surenin 64. ayetini de okudu: “Allah en iyi
koruyandır, O merhametlilerin en merhametlisidir.” O, bu
ayetleri okurken, herkes kalbini dolduran bir güven hissetti
ve bütün göçmenlerin titrediğini gördüm. Allah o anda kalp
gözümü açarak bana bir görüş nasip etti ve böylece Rus
askerlerinin her taraftan bizi sardığını ve kuş uçurtmayacak
şekilde, hareket eden her şeye ateş etmekte olduklarını
gördüm. Daha sonra da aralarından geçip gittiğimizi ve
kurtulduğumuzu idrâk ettim. Ormanı geçiyorduk ve Ruslar
bizim ve hayvanlarımızın ayak seslerini bile duymadılar.
Sınırın Türkiye tarafına geçinceye kadar, bizi hiçbir
şekilde fark etmediler. Güven içinde sınırı geçtik.”
Şeyh Şerafeddin (k.s.) okumasını bitirince, vizyon kayboldu.
Daha önce getirilen suyu üzerimize serpti ve şöyle dedi:
“Şimdi harekete geçin, fakat hiç arkanıza bakmayın ! ...”
Biz hareket ederken, her tarafta Rus askerlerini
görebiliyorduk. Buna karşılık sanki biz görünmez olmuştuk.
Ormanın içinden 20 mil kadar gittik. Bu gidiş sabahtan yatsı
namazına kadar sürdü. Namaz kılma molası dışında hiçbir
yerde durmadık ve biz hiç kimse tarafından görülmüyorduk.
Rus ordusunun insanlara, kuşlara, hayvanlara ve hareket eden
her şeye kurşun attıklarını işitiyorduk. Fakat biz, hiç
kimse tarafından görülmeden ve vurulmadan geçip gittik.
Ormandan çıkarak Türkiye’ye girdik.
Önce Şeyh Şerafeddin (k.s.)’in bir sene önce temin ettiği
evin bulunduğu yer olan Bursa’ya geldik. Daha sonra da
Dağıstan göçmenleri için Osmanlı Sultanı’nın tahsis ettiği
Reşadiye’ye - bugünkü adıyla Güney köy - taşındık. Reşadiye
köyü, Marmara sahilinde, Yalova’ya 30 mil, Bursa’ya 50 mil,
uzakta kurulmuştu. Şeyh, önce bir cami, sonra da evini inşa
etti. Herkes evlerini kurmak için bizzat çalıştı. Annem ve
babam da dayım Şeyh Şerafeddin (k.s.)’in evinin bitişiğine
evimizi inşa ettiler.
Ben onüç yaşıma bastığım zaman, (miladi 1904) babam ölmüş,
annem yalnız kalmış ve ben, annemi ve ailemizi geçindirmek
için çalışmak zorunda kalmıştım. On beş yaşıma bastığımda
dayım Şeyh Şerafeddin (k.s.), bana “Oğlum, şimdi sen
yetiştin, ergenleştin; artık evlenmen gerek.” dedi. On beş
gibi genç bir yaşta evlendim; eşim ve annemle birlikte
yaşıyorduk.”
Şeyh Şerafeddin Dağıstani (k.s.), yeğeni Abdullah’ı yoğun
bir ruh disiplini içinde yetiştirdi ve eğitdi; yoğun
zikirler talim ettirdi. Evlendirdikten altı ay sonra O’na
uzun bir halveti emretti. Şeyh Abdullah (k.s.) bu halvetini
şöyle anlatır: “Ben daha altı aylık yeni evliyken şeyhim
bana halvete çekilmemi emretti. Annem bu durumdan çok
huzursuz olmuştu ve, şikayet etmek için kardeşi olan Şeyhime
gitti. Eşim de bu emirden hoşnutsuz olmuştu fakat benim
kalbim asla şikayet etmiyordu. Aksine, halvete girmeyi arzu
ettiğim için kalbim tamamen hoşnudu. İnzivaya çekildim.
Annem ağlıyor ve şöyle söylüyordu: “Senden başka kimsem yok.
Kardeşin hala Rusya’da, baban da bu dünyadan göçüp gitti.”
Anneme acıdım, fakat bu halvet, Şeyh’imin emriydi ve direkt
olarak Peygamber Aleyhisselâm’ın işareti ile emredilmişti.
Köyümüzün karşı yamaçlarındaki bir mağarada bulunan halvet
yerimde her gün altı kez soğuk su ile abdest almam
gerekiyordu. Bütün günlük ibadetlerime ilaveten virdimi
yerine getirmem emriyle halvete girdim. Bu rutin ibadetlere
ilaveten, Kur’an-ı Hakim’den her gün yedi ila onbeş cüz
okumam, belirli bir sayıda Allah ism-i celalini zikretmem ve
Peygamber Aleyhisselam’a salâvat getirmem gerekiyordu.
Keza diğer bir çok manevi uygulamalar da vardı. Bunların
hepsi de, bir noktada yoğunlaşarak vecd haline geçmem için
yapılacaktı. Ben yamaçları karla kaplı, yüksek bir dağın
üstündeki ağaçların ortasında gizlenmiş bulunan bir
mağaradaydım. Bana gündelik ihtiyaçlarımın teminiyle
görevlendirilen bir kişi, günde yedi zeytin tanesi, iki ons
(takriben 60 gram) ekmek getiriyordu. On beş buçuk yaşımda
ilk halvetime çekilmiştim ve halvete başlarken oldukça
şişman bir insandım. Halvetlerim tamamlanıp çıktığım zaman
100 pound (takriben 46 kilogram) ağırlığa düşecek kadar
zayıflamıştım. O mağaradaki halvetlerim boyunca bana açılan
manevi deneyim sonuçları ve görüntüleri, sözle anlatılmaz
bir nitelikteydi.”
Şeyh Abdullah (k.s.)’ın bu özel planlanmış halvet hayatı
aralıklarla yirmi iki yaşına kadar sürdü. Son halvetten
çıktığında askere gidebilirdi. Nihayet 1. Dünya Savaşı
cephelerinde çarpışmak üzere askere gitti.
Abdullah Dağıstani (k.s.) şunları söyledi: “Halvetten
çıktıktan sonra annemi sadece bir veya iki hafta gördüm.
Beni asker olarak Çanakkale’de “Seferberlik” denilen savaşa
götürdüler. Düşmanlar tarafından yoğun bir taarruz
başlatılmıştı, takriben yüz kadarımız bir siperi savunmak
için ateş hattında kalmıştık. Ben, uzak bir mesafeden, bir
ipliği bile vurabilecek kadar mükemmel bir nişancıydım.
Sayıca bulunduğumuz mevkii savunmaya muktedir değildik ve
şiddetli saldırı altındaydık. Bir merminin kalbime
saplandığını hissettim ve ölümcül bir şekilde yaralanarak
yere düştüm. Ölüm hali denecek bir şekilde yerde uzanırken
Peygamber Aleyhisselâm’ın bana doğru geldiğini gördüm. Bana
ruhumun vücudumdan nasıl ayrıldığını gösteren bir hal
yaşadım. Ruhumun parmaklarımdan başlayarak tek tek her
hücremden nasıl çıktığını gördüm. Hayat geri çekilirken
vücudumda ne kadar hücre olduğunu, her hücrenin
fonksiyonunu, her hücredeki her hastalığın nasıl
iyileşeceğini görebildim. Her hücrenin nasıl zikrettiğini
işittim.
Ruhum bedenimden uzaklaşırken, bir insanın ölürken neler
hissedeceğini bizzat görerek öğrendim. Ölümün çeşitli
durumları gözümün önüne getirildi. Bu ölüm ahvalini seyirden
hoşlanıyordum. Bu haller benim, şu Kur’an-ı Hakim ayetinin
sırrını anlamamı sağladı: “Kendilerine bir musibet
geldiğinde “biz Allah’a aidiz ve elbette ona döneceğiz”
derler.” (2:156)
Ruhum bedenimden ayrılırken, son nefesimi verinceye kadar o
görünümün devam ettiğini gördüm. Bununla beraber o deneyimi
yaşarken ruh olarak canlıydım ve bu tecrübe beni, ölüm
halinin sırrını anlamağa muktedir kıldı.
Manevi hallere ait görünümler kaybolduğu zaman savaş
alanında ölü gibi halimi ve yaralı olanlara bakan doktorları
fark ettim. Sonra onlardan biri beni işaret ederek şöyle
dedi: “Şu yaşıyor, şu yaşıyor! “ Konuşacak veya hareket
edecek gücüm yoktu ve vücudumun yedi gündür orada
bulunduğunu idrâk ettim.
Beni askeri hastaneye götürdüler, sağlığım yerine gelinceye
ve tam olarak iyileşinceye kadar tedavi ettiler. Sonra beni
terhis ederek tekrar köyümüze gönderdiler.
1936 yılında Şeyh Şerafeddin Dağıstani (k.s), öleceği zamanı
önceden belirterek hayatının son günlerinde vasiyetini
yeğeni Abdullah’a bildirdi. Vasiyetinde şu tavsiyelerde
bulundu: “Ben öldükten sonra, senin Türkiye’den ayrılman
için bir vesile çıkacak. Bu vesileyle karşılaştığında
tereddüt etme; çünkü senin görevin, bundan sonra Türkiye
dışındadır.” Şerafeddin Dağıstani (k.s.) öldükten sonra
Türkiye’ye şeyhin bir çok müridinin olduğu Mısır’dan Kral
Faruk’un başsağlığı dileklerini iletmek için bir heyet
geldi. Heyetle beraber gelen veliahdlerden biri Abdullah
Dağıstani (k.s.)’nin kızlarından birisine ilgi duydu ve
onunla evlenmek ve ailesiyle beraber ülkesine götürmek
istedi. Şeyh Abdullah Dağıstani (k.s.) bunun Türkiye’den
ayrılması için ortaya çıkan vesile olduğunu hissetti. Zira
Şeyh Şerafeddin Dağıstani (k.s.) bunu önceden ima etmişti.
Abdullah Dağıstani (k.s.) bu olayı şöyle anlatmıştı:
“Mısır’a gittik ve bir süre kızımla birlikte kaldık. Sonra
şeyhimin nasihatını
tutarak işaret ettiği Şam’a doğru
yöneldim. Karım ve kızımla birlikte İskenderiye’den gemiye
binip Lazkıye’ye, oradan da Haleb’e gittik. Haleb’e
indiğimiz zaman cebimde sadece 10 sent değerinde, 10 kuruş
vardı ve hiçbir maddi varlığım yoktu. Karım ve kızımla
birlikte akşam namazını kılmak için gittiğimiz camide bir
adam bana yaklaştı ve “Ey şeyh, lütfen benim misafirim
olun.” dedi. Bizi götürüp evinde misafir etti. Ben, bunun
şeyhin kerametlerinden biri olduğunu düşündüm ve orada Allah
bize bir kapı açtı.
Abdullah Dağıstani (k.s.) bir süre Haleb’de kaldı. Oradan
Humus’a taşındı. Humus’da Peygamberin (s.a.v.) bir sahabesi
olan Halid bin Velid’in türbe ve camisini ziyaret etti. Kısa
bir süre Humus’da kaldıktan sonra Şam’a geçti. Peygamber
(s.a.v.) soyundan bir veli olan Sadeddin Cibavi’nin türbesi
yanındaki Madan denilen bir muhitte oturdu. Orada
Nakşibendiyye tarikatının bir dalının ilk zaviyesini
kurulmuştu ve daha sonra oradan Dağıstan’a kadar uzanmıştı.
Nakşbendiyye tarikatının altın silsilesi Şam’dan,
Kafkasya’ya, Hindistan’a, Bağdat’a, Buhara’ya kadar
yayılmış, şimdi ise Şeyh Abdullah Dağıstani (k.s.)
vasıtasıyla Dağıstan-Yalova üzerinden tekrar Şam’a dönmüştü.
Kısa bir süre sonra, Abdullah Dağıstani (k.s.)’nin Şam’da
oluşturduğu zaviyeye gelenler kalabalıklaşmağa başladı. Bir
süre sonra Şam’ın kenarında bulunan ve en yüksek noktası
olan Kasiyun Dağı’na taşınması için manevi bir emir aldı.
Orada inşa edilen evinden tüm şehri görebiliyordu. Bu ev ve
bitişiğindeki mescid bugün hâlâ ayakta durmaktadır. Bu
mescid ölümünden sonra O’nun türbesi olmuştur. Mescidin
temellerini inşa ederlerken yakaza halinde bir görüntü
gördü. Bu vizyonda Şah-ı Nakşibendi Bahaüddin Buharı (k.s.)
ve İmam-ı Rabbani Ahmed Faruk Sirhindi (k.s.), Peygamber
Aleyhisselâm’la birlikte mescidin şeklini belirleyerek temel
taşlarını dikti ve duvarlarının yerini işaretlediler. Vizyon
kaybolduğunda, zatların belirlediği işaretler yerli yerinde
duruyordu.
Abdullah Dağıstani (k.s.), halvet yapması için, bir çok kez,
Peygamber Efendimiz(s.a.v.)’den emir aldı. Hayatı boyunca
yirminin üzerinde halvete girdi. Bu halvetlerinden bazıları
Şam’da, bazıları Ürdün’de, bazıları da Bağdat’ta, Şeyh
Abd’ul-Kadir Geylani’nin türbesinde , çoğunlukla da Medine-i
Münevvere’de yapıldı.
Abdullah Dağıstani (k.s.)’nin yaşadığı sürece manevi halini
yaşatan pek çok olağanüstü olay gözlemlendi. O’nun hayatı
bütünüyle insanlara yararlı faaliyetlerle doludur. Daima
güler yüzlü ve asla insanlara kızmayan bir huya sahipti.
Evinde herkese açık sofrasından misafir hiç eksik olmazdı.
Geceleri uyuduğu nadiren görüldü. Gün boyunca sürekli
ziyaretçi kabulü ile meşgul olur, geceleri de özel odasına
çekilip teheccüd namazı kılar, Kur’an-ı Kerim okur; özel
zikrini yapar ve “Delail’ül-Hayrat” kitabından Peygamber
Efendimiz (s.a.v.)’e salavat-ı şerife okurdu. Gece
yarısından şafak sökünceye kadar ibadeti devam ederdi.
Elinden geldiği kadar yoksullara yardım eder ve bir çok
evsizleri mescidinde barındırırdı. İnsanlara bıkmadan hizmet
ederdi.
1973 yılına gelindiğinde şöyle söyledi: “Peygamber (s.a.v.)
beni çağırıyor. Gidip O’na kavuşmalıyım. Ancak bana
“Gözlerinden ameliyat oluncaya kadar bana gelme”. dedi. Bu
sözleriyle sol gözündeki ileri derecedeki myopi kusurunu
kastediyordu.Göz ameliyatı gerçekleştikten sonra, yemek
yemeyi tamamen kesti. Bir şeyler yemesi için yalvaranlara:
“Ben nihai halvetimdeyim, zira Peygamber (s.a.v.) beni
çağırıyor” diye ricaları reddetti. Sadece suya batırarak
kuru ekmek yiyordu. Bir müridi son günlerini şöyle
anlatmıştır: “Bir gün Abdullah Dağıstani (k.s.) “Artık gidip
Peygamberim (s.a.v)’e kavuşmak istiyorum. Allah ve Rasûl’ü
beni çağırıyor.” dedi. Sonra vasiyetnamesini yazdı ve şöyle
dedi: “Önümüzdeki Pazar günü dünyadan göçüp gideceğim.” Bu
tarih 30 Eylül 1973, Ramazanın 4. günüydü. Hicri 1393
yılıydı.
Ölümüne tanık olan bir müridi o günü şöyle anlatıyor:
“Dünyadan göçeceğini söylediği Pazar günü saat 10da bizimle
beraber odasında oturuyordu. Bana, “Nabzımı say” dedi.
Nabzını saydım. Kalbi çok çarpıyor, nabzı dakikada yüz
ellinin üzerinde atıyordu. Sonra, “Ey oğlum, bu anlar
hayatımın son saniyeleridir. Bu sırada yanımda ailemden
başka kimsenin bulunmasını istemiyorum. Herkes buradan
çıkıp, toplantı salonuna gitsin” dedi. Zaten odanın içinde
on kişi idik. O anda iki doktor geldi, biri benim kardeşim,
diğeri de onun bir arkadaşıydı. Hep birlikte dışarı çıktık.
Beklemeye başladık.
Az sonra kızının içeride “Babam öldü!, Babam öldü! ” diye
ağladığını işittik. Hepimiz odaya koşarak girdik ve büyük
şeyhin hareket etmediğini gördük. Doktor kardeşim hızla
nabzını tuttu ve kan basıncını kontrol etti, fakat hiçbir
şey hissedilmiyordu. Nabız durmuş, tansiyon ise alınmıyordu.
Kardeşim çarpılmış bir halde acil ilaçlarla bir enjektör
almak için arabasına koştu. Tekrar aynı hızla odaya döndü,
kalbi çalıştırmak için getirdiği ilacı şeyhin kalbine bir
şırınga yaparak vermek isterken diğer doktor, “Ne
yapıyorsun? Şeyh en az yedi dakika önce ölmüş bulunuyor.
Aptallığı bırak! ” dedi. Fakat kardeşim kimseyi dinleyecek
halde değildi. Elindeki enjeksiyon iğnesiyle ısrar ederek
ilerliyordu. Bu sırada Şeyh gözlerini açtı ve Türkçe “Bırak”
dedi. Bunun anlamı “Dur” demekti.
Herkes şok oldu. Daha önce ölmüş bir kişinin konuştuğu hiç
işitilmemişti. Bu olayı bütün hayatım boyunca hiç
unutmayacağım.”
“Ölüm haberi, bir kasırga gibi, Şam, Haleb, Ürdün ve
Beyrut’u dolaştı. O’nu son bir kez daha görmek için insanlar
her taraftan akın akın geliyordu. O’nu yıkadık, mübarek
vücudundan sadece çok güzel bir koku çıkıyordu. Cenaze
namazını kılmak ve aynı gün defnetmek için O’nu hazırladık.
Cenaze merasimine Şam’ın bütün alimleri iştirak etti. Cenaze
namazına yüz binlerce kişi katıldı. Cenazeye gelen
insanların konvoyu evinden cenaze namazının kılındığı
Muhyiddin ibn Arabî Camii’ne kadar uzanmıştı.”
“Cenaze namazından sonra evine döndüğümüz zaman, tabutun,
hiç kimsenin gayreti olmadan cemaatin başları üzerinde adeta
uçarak, gömüleceği kendi mescidine gittiğini gördük. Bizim
Muhyiddin ibn Arabi Camii’nden yürüyerek Şeyh’in mescidine
gidişimiz üç saat sürdü. Normal yürüyüşle bu mesafe yirmi
dakika sürmektedir, fakat sokaktaki kalabalıktan dolayı üç
saat sürmüştü.”
“Ramazan ayı idi, herkes oruç tutuyordu. Uzaktaki bazı
sevdiği kişilerin ulaşabilmesi için defin işlemi kısa süre
ertelendi. Yakın müritleri, ahaliye eğer istiyorlarsa
gidebileceklerini söyledi. Bir müddet sonra, insanların çoğu
ayrılmıştı. Mescidinde sadece Şeyh’in çok samimi
müntesipleri kalmıştı. Akşam namazı vaktinden az önce kendi
dergahının mescidinde toprağa verildi. Rahmetullahi aleyh.."
Bu yazı 1999 yılında Gündüz gazetesinde yayınlanmıştır.