|
|
| |
Şeyh Muhammed
Nazim El-hakkani Hazretlerinin Hayati
|
Şeyh Muhammed Nazim El-hakkani hazretleri Kıbrıs’ın Larnaka şehrinde 21 Nisan 1922 (26 Şaban 1340) Cuma
günü doğdu. Soyu, baba tarafından, Kadiri tarikatı kurucusu
Abdülkadir Geylani Hazretlerine, anne tarafından ise Mevlevi
tarikatı kurucusu Mevlana Celaleddin Rumi Hazretlerine dayanır. Baba
tarafından dedelerinin soyu Peygamber (s.a.v) ailesine dayanır.
Çocukluğunda Kadiri tarikatı şeyhi olan dedesinden bu tarikatın
disiplin ve maneviyatını öğrendi. Daha küçükken olağanüstü
özellikleri vardı. Tavırları mükemmeldi: kimseyle kavga etmez ve
tartışmazdı. Her zaman gülümser ve çok sabırlı idi.
Bir genç olarak, olağanüstü yüksek manevi mertebesi sayesinde büyük
ilgi görüyordu. Larnaka’da herkes onu tanıyordu, çünkü genç yaşta
insanlara fikir veriyor ve gelecek hakkında konuşabiliyordu. Beş
yaşından itibaren annesinin onu bulamadığı zamanlar oluyordu. Uzun
aramalardan sonra annesi onu ya camide ya da Hala Sultan Tekkesi’nde
(Peygamberimizin (s.a.v) süt halası) bulurdu. Türbenin üzerinde havada asılı
duran büyük taş, oraya bir çok turist çekmektedir. Annesi onu eve
götürmeye çalıştığında; “Beni burada bırak, o bizim ceddimizdendir.”
derdi. Sık sık, 14 yüzyıl önce gömülen Hala Sultan ile konuştuğu
görülürdü. Biri onu rahatsız ederse; “Bırakın, burada gömülü olan
büyük annemle konuşuyorum.” derdi.
Gündüz dünya ilmini öğrenmek için normal okula gidiyor, geceleri ise
vaktini din ilimlerini ve Mevlevi ve Kadiri tarikatını öğrenmekle
geçiriyordu.
Şeriat, Hadis, Fıkıh ve Tefsir öğreniyor bütün İslami konularda
fetva verebiliyor, bütün manevi mertebelerden konuşabiliyordu. Zor
hakikatleri açık ve kolay şekilde anlatma kabiliyeti vardı.
Kıbrıs’ta liseyi bitirdikten sonra (1940- Hicri 1359) iki ağabeyi ve
bir kız kardeşinin yaşadığı İstanbul’a gitti. Beyazıt’ta bulunan
İstanbul Üniversitesi’nde Kimya Mühendisliği okudu. Aynı zamanda
şeyhi Cemaleddin el-Alasuni (vefatı: 1955-Hicri 1375) ile hem şeriat
ilminde ilerliyor, hem de Arapça lisanı öğreniyordu. Kimya
Mühendisliğinde de çok iyi gidiyor ve arkadaşlarını hep geride
bırakıyordu. Üniversite hocaları onu araştırma yapmaya teşvik ediyor
ama O; “Modern ilim beni cezbetmiyor, kalbim hep manevi ilimlere
çekiliyor” diyordu.
İstanbul’da bulunduğu ilk sene içerisinde ilk manevi şeyhi olan
Nakşibendi tarikatı şeyhi Süleyman Erzurumi hazretlerini (vefatı:
1948) buldu. Üniversiteye devam ederken aynı zamanda şeyhinin
sohbetlerine de devam edip Nakşibendi tarikatını öğreniyordu.
Sultanahmet camisinde, bütün geceyi tefekkürle geçirdiği sık sık
görülürdü. Kendisi şöyle anlatıyor:
“Orada, kalbime rahmet ve selamet geliyordu. Sabah namazlarını o
camide, şeyhlerim Şeyh Cemaleddin el-Alasuni ve Şeyh Süleyman
Erzurumi ile beraber kılıyordum. Beni eğitiyor ve kalbime manevi
ilim yerleştiriyorlardı. O zamanlar beni Şam’ın mübarek topraklarına
çağıran bir çok rüya gördüm fakat henüz şeyhimden izin yoktu. Bir
çok kez rüyalarımda Peygamber Efendimizi beni huzuruna çağırırken
gördüm. Kalbimde her şeyi bırakıp Peygamberimizin mübarek şehrine
göç etmek için derin bir arzu vardı.
Bir gün, kalbimdeki bu hasret çok yoğun olduğu bir zaman, Şeyhim
Süleyman Erzurumi Hazretlerini gördüğüm bir zuhurat hasıl oldu.
Gelip beni omzumdan salladı ve bana: “İznin şimdi geldi. Senin
sırların ve manevi eğitimin benimle değil. Ben seni sadece emanet
olarak tuttum ta ki senin gerçek şeyhin olan Abdullah Dağıstani
Hazretlerine (ki benim de şeyhimdir) hazır olana kadar.
O
senin anahtarlarını tutuyor. Git onu Şam’da bul. Bu izin sana benden
ve Peygamberimizden geliyor (Şeyh Süleyman Erzurumi, Nakşibendi
tarikatının 313 büyük evliyasından biri idi).”
Zuhurat bitmişti ve ben Şam’a gitme iznini almıştım. Bu olayı
söylemek için şeyhimi aradım. Onu yaklaşık iki saat sonra camiye
gelirken buldum. Yanına koştum, bana kollarını açıp: “Oğlum,
zuhurattan memnun musun?” dedi. Olan biten her şeyden haberdar
olduğunu anladım. Bana: “Bekleme, hemen Şam’a doğru yola çık.” dedi.
Adres veya başka bilgi vermemişti, sadece Şam’da Şeyh Abdullah
Dağıstani demişti. İstanbul’dan Halep’e trenle gittim. Oradan Şam’a
geçmeye çalıştım ama mümkün değildi. Şam’ı işgal eden Fransızlar
İngilizlerin hücumuna hazırlanıyordu. Ben de Peygamberimizin
(s.a.v)
sahabesi Halid bin Velid’in türbesinin bulunduğu Humus’a gittim.
Türbeyi ziyaret edip camiye girdim ve namaz kıldım. Sonra yanıma bir
kişi geldi ve bana şöyle dedi: “Akşam rüyamda Peygamberimizi gördüm;
bana ‘Torunlarımdan biri yarın buraya geliyor, onunla ilgilen’ dedi.
Sonra bana senin nasıl olduğunu gösterdi. O kişinin sen olduğunu
görüyorum.”
“Dediğinden o kadar etkilendim ki davetini kabul ettim. Bana caminin
yanında bir oda verdi. Orada bir yıl boyunca kaldım. Namaz kılmak ve
Humus’lu iki büyük alimin meclislerinde bulunmak dışında odamdan
çıkmıyordum. Bu alimler tecvid, tefsir, hadis ilmi ve fıkıh
öğretiyorlardı. İsimleri Şeyh Muhammed Ali Uyun ed-Sud ve Humus
müftüsü Şeyh Abdülaziz Uyun es-Sud idi. Aynı zamanda, iki nakşibedi
şeyhinden de manevi eğitim alıyordum. Bunlar Şeyh Abdülcelil Murad
ve Şeyh Said es-Subai idi. Şam’a gitmek için can atıyordum. Savaşın
yoğunluğu yüzünden, önce Trablus’a oradan Beyrut’a, Beyrut’tan da
Şam’a daha güvenli bir şekilde gitmeye karar verdim.”
1944
yılında (Hicri 1364) Şeyh Nazım otobüsle Trablus’a gitti. Otobüs onu
limanda bıraktı. Orada bir yabancı idi ve kimseyi tanımıyordu.
Limanda dolaşırken yolun diğer tarafından kendine doğru gelen birini
gördü. Bu kişi Trablus müftüsü Şeyh Münir el Melik idi. Aynı zamanda,
şehirdeki bütün tarikatların şeyhiydi. Yaklaştı ve şöyle dedi: “Sen
Şeyh Nazım mısın? Rüyamda Peygamberimizi (s.a.v) gördüm, bana ‘Torunlarımdan
biri Trablus’a geliyor’ dedi ve senin görünüşünü bana gösterdi. Bu
bölgede seni aramamı ve seninle ilgilenmemi söyledi.”
Şeyh Nazım şöyle devam ediyor: “Şeyh Münir el Melik ile bir ay
kaldım. Sonra Humus’a gitmemi ve oradan da Şam’a geçmemi sağladı.
Şam’a 1945’te (Hicri 1365) bir Cuma günü Hicri yılbaşında vasıl
oldum. Şeyh Abdullah’ın, Peygamber ailesinden bir çok kişinin ve
Bilal Habeşi Hazretlerinin türbesinin bulunduğu Hayy el-Meydan
bölgesinde yaşadığını biliyordum ve oraya gittim.
“Şeyhin evinin hangisi olduğunu bilmiyordum. O anda sokakta dururken
bir zuhurat hasıl oldu. Şeyh evinden çıkıp beni içeriye çağırıyordu.
Zuhurat bittiğinde sokakta kimseyi göremiyordum. Fransız ve İngiliz
bombardımanlarından dolayı etraf bomboştu. Herkes korkuyor ve evinde
saklanıyordu. Sokakta yalnızdım. Şeyhin evinin hangisi olduğunu
bulmak için kalbime bakıyordum. Sonra bir zuhurat daha oldu ve özel
kapısı olan özel bir ev gördüm. Zuhurat bittiğinde, o kapıyı bulana
kadar aradım. Kapıyı çalmak için yaklaştığımda Şeyh kapıyı açtı ve
‘Hoşgeldin, oğlum, Nazım Efendi’ dedi.
“Olağan dışı görünüşü beni hemen cezbetmişti. Daha önce hiç böyle
bir şeyh görmemiştim. Yüzünden ve alnından nur akıyordu. Kalbinden
ve gülümseyen yüzünden sıcaklık geliyordu. Beni yukarıya, odasına
çıkardı ve ‘Seni bekliyorduk’ dedi.
“Kalbim onunla olmaktan çok mutluydu fakat Peygamber Efendimizin (s.a.v)
şehrini ziyaret etmeyi de çok istiyordum. Ona ‘Ne yapacağım?’ diye
sordum. ‘Cevabını yarın vereceğim. Şimdilik dinlen’ dedi. Bana akşam
yemeği ikram etti. Yatsı namazını onunla kıldım ve uyudum. Sabaha
karşı beni teheccüd namazı için uyandırdı. Daha önce hiç bu
namazdaki kadar güç hissetmemiştim. Kendimi ilahi huzurda hissettim.
Kalbim giderek ona daha fazla bağlanıyordu.
“Sonra bir zuhurat hasıl oldu ve namaz kıldığımız yerden gökyüzünün
Kabe’si olan Beyt-ül Ma’mur’a merdivenle tırmandığımı gördüm. Her
adım bir makam idi ve her makamda kalbime daha önce hiç bilmediğim
ve duymadığım bilgiler geliyordu. Beyt-ül Ma’mur’a varıncaya kadar
kelimeler ve cümleler muhteşem bir şekilde bir araya geliyor ve
yükseldiğim her makamda kalbime veriliyordu. Orada, Peygamber
Efendimizin (s.a.v) imam olduğu, namaza durmuş 124 000 peygamberi gördüm.
Onların arkasında safa durmuş Peygamberimizin 124 000 sahabesini
gördüm. Onların da arkasında, Nakşibendi tarikatının 7007 evliyasını
gördüm. Sonra diğer tarikatların 124 000 evliyasını saflar halinde namaza durmuş olarak gördüm.
“Hazreti Ebu Bekir’in (r.a) hemen sağ yanında iki kişilik boş yer kalmıştı.
Büyük Şeyh Efendi, o boş yere gitti, beni de oraya çekti ve sabah
namazını beraber kıldık. Bu namazın tatlılığını daha önce hiç
yaşamamıştım. Peygamber Efendimiz (s.a.v) namazı kıldırırken kıratının
güzelliği tarif edilemezdi. Hiç bir kelime tarif edemezdi çünkü bu
ilahi bir şeydi. Namaz bitince zuhurat da sona erdi ve Şeyhim benden
sabah namazı için ezan okumamı istedi.
“Sabah namazını kıldı, ben de arkasında kıldım. Dışarıda iki ordunun
da bombardımanlarını duyuyordum. Beni Nakşibendi tarikatına süluk
etti ve bana ‘Oğlum, bizde müridimizi bir saniyede kendi makamına
ulaştıracak kuvvet vardır’ dedi. Bunu söyler söylemez gözleriyle
kalbime baktı ve gözlerinin rengi sarıdan kırmızıya, sonra beyaza,
sonra yeşile ve siyaha döndü. Her renge ait bilgi kalbime aktıkça
gözlerinin rengi değişiyordu.
“İlk renk sarı idi ve kalp haliyle alakalı idi. İnsanların günlük
hayatlarıyla ilgili gerekli bütün bilgileri kalbime döktü. Sonra
Hazreti Ali’den (r.a) gelen 40 tarikatın ilminden, Sır Makamından, kalbime
verdi ve kendimi bu tarikatlarda üstad olarak buldum. Bu bilgileri
aktarırken gözleri kırmızı idi. Sırrın Sırrı denilen üçüncü makam,
sadece, Hazreti Ebu Bekir’den (r.a) gelen Nakşibendi tarikatının
şeyhlerine izin verilen makamdı. Bu makamdan kalbime verirken
gözleri beyaz idi. Sonra beni gizli manevi bilgilerin olduğu Gizli
Makama çıkardı. O anda gözleri yeşile dönmüştü. Daha sonra beni hiç
bir şeyin görünmediği en gizli makam olan Tam Yok Olma makamına
götürdü. Bu arada gözlerinin rengi siyaha dönmüştü. Burada beni
Allah’ın huzuruna çıkardı sonra geri varlığa getirdi.
“Ona olan muhabbetim o anda o kadar yoğundu ki ondan ayrı kalmayı
düşünemiyordum. Sonsuza kadar onunla beraber kalıp ona hizmet
etmekten başka hiç bir şey istemiyordum. Sonra fırtına geldi ve
sükuneti tehdit etti. İmtihan çok büyüktü. Bana, ‘Oğlum, halkının
sana ihtiyacı var. Şimdilik sana yeterli olanı verdim. Bugün
Kıbrıs’a git’ dediği an ümitsizliğe düşmüştüm. Ona ulaşmak için bir
buçuk sene geçirmiştim. Onunla bir gece kaldım. Şimdi bana, beş
yıldır görmediğim Kıbrıs’a geri gitmemi emrediyordu. Bu benim için
müthiş bir emir idi fakat, tarikatta, mürit şeyhinin arzusuna teslim
olmalı idi.
“Ellerini ve ayaklarını öpüp izin aldıktan sonra Kıbrıs’a gitmek
için bir yol bulmaya çalıştım. İkinci Dünya Savaşı sona yaklaşıyordu.
Ulaşım yoktu. Sokakta bu düşüncelerle ilerlerken yanıma bir kişi
geldi ve “Şeyh Efendi, vasıtaya ihtiyacınız var mı? diye sordu.
‘Evet! Nereye gidiyorsunuz?’ dedim. ‘Trablus’a’ dedi. Beni tırına
bindirdi ve iki gün sonra Trablus’a vardık. Oraya gelince, ‘Beni
limana götür’ dedim. ‘Niye?’ dedi. ‘Kıbrıs’a giden bir gemi bulmak
için’ dedim. ‘Nasıl? Bu büyük savaşta kimse denizde seyahat etmiyor
ki!’ dedi. ‘Boşver, sen beni oraya götür’ dedim. Beni limana götürüp
bıraktı. Şeyh Münir el Malik’in bana doğru geldiğini görünce yine
şaşırdım. Bana şunları söyledi “Büyük dedenin sana karşı nasıl bir
sevgisi varmış! Peygamber Efendimiz (s.a.v) yine rüyamda bana gelip ‘Oğlum
Nazım geliyor, onunla ilgilen” dedi.”
“Onunla üç gün kaldım. Kıbrıs’a gitmem için bana yardım etmesini
istedim. Denedi ama savaş ve yakıt eksikliği yüzünden mümkün
olmuyordu. Kayıktan başka hiç bir şey bulamadı. Bana, ‘Gidebilirsin
ama çok tehlikeli’ dedi. ‘Gitmeliyim, çünkü bu, şeyhimin emridir’
dedim. Şeyh Münir, kayık sahibine beni Kıbrıs’a götürmesi için çok
yüklü para verdi. Yola koyulduk. Normalde dört saatte gidilen yolu
yedi günde aldık.
“Kıbrıs’a
adımımı atar atmaz kalbimde bir zuhurat hasıl oldu. Şeyhim Abdullah
Dağıstani Hazretlerini gördüm, bana şöyle dedi: ‘Oğlum, hiçbir şey
seni, emirlerimi yerine getirmekten alıkoymadı. Dinleyip kabul
etmekte çok başarılı oldun. Bu andan itibaren sana her zaman
görüneceğim. Ne zaman kalbini bana doğrultsan ben orada olacağım. Ne
zaman bir soru sorsan İlahi Huzurdan doğrudan cevabını
alacaksın.Ulaşmak istediğin herhangi manevi makam, tam teslimiyetin
sayesinde sana verilecektir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) ve bütün evliyalar
senden memnundur’. Bunu söyler söylemez onu yanımda hissettim ve o
zamandan beri, beni hiç terk etmedi, her zaman yanımdadır.
Şeyh Nazım, Kıbrıs’ta İslami eğitimi ve manevi terbiyeyi yaymaya
başladı. Bir çok insan gelip Nakşibendi tarikatını kabul etti.
Maalesef bu zaman, dinin Türkiye’de kısıtlandığı bir zamandı ve Şeyh
Nazım Kıbrıs Türk toplumunda yaşadığı için orada da dini ibadetler
kısıtlanmıştı. Ezanı Arapça okumak yasaktı.
Doğduğu yere gittiğinde yaptığı ilk şey camiye gidip Arapça ezan
okumak oldu. Hemen tutuklanıp bir hafta hapis yatmak zorunda kaldı.
Serbest kalır kalmaz Lefkoşa büyük camisine gidip minaresinde ezan
okudu. Bu olay, resmi makamları çok kızdırdı ve aleyhine dava
açtılar. Mahkemeyi beklerken bütün Lefkoşa ve yakın köyleri dolaşıp
minarelerden ezan okudu. Neticede, aleyhine toplam 114 dava açıldı.
Avukatlar, ezan okumaktan vazgeçmesini tavsiye etti fakat o,
“Yapamam, insanların ezanı duyması lazım.” diyordu.
Davaların okunma günü gelmişti. Eğer yargılanır ve suçlu bulunursa
100 yıl üzerinde hapisle cezalandırılacaktı. Aynı gün, Türkiye’den
seçim sonuçları geldi: Adnan Menderes yeni başbakan seçilmişti.
Başkan olarak ilk işi bütün camileri açıp arapça ezan okunmasına
izin vermek oldu. Bu, Büyük Şeyh Efendinin bir kerameti olmuş ve
Şeyh Nazım bu sayede serbest bırakılmıştı. Oradaki yılları esnasında,
Şeyh Nazım, Kıbrıs’ın her yerini dolaştı ve Lübnan, Mısır, Suudi
Arabistan ve daha birçok yeri ziyaret edip tarikatı öğretti.
1952
yılında Şam’a yerleşip büyük Şeyh Efendinin müridlerinden
Hacı Emine Hanım ile evlendi. Bundan sonra Şam’da yaşayıp her
sene Recep, Şaban ve Ramazan aylarında ailesi ile beraber Kıbrıs’ı
ziyarete gidiyordu. Bu arada iki kızı ve iki oğlu olmuştu.
|
|
|